2 Eylül 2008 Salı

Benim soracak bir(kaç) sorum var

Ne kadar saklasak da, içimize ne kadar atsak da, osuruğun bağırsaktan yavaş yavaş çıkması gibi duygularımızın yoğunluğu da yeni gelenlerle beraber yavaş yavaş önemini kaybetmeye, kalbimizden bir çıkış yolu bulup özgürleşmeye başlıyor.

Bugün zaman hakkında çok şey karaladım ve belki zamanla ilgili karaladığım en gereksiz şeyleri şu an şuraya yazıyorum, belki de asıl karalayıp üstünü çizmem gereken bu yazıydı.

Gün geçtikçe yaşlanıp, aynada her gün farklı birini görüyorum. İnsanın kendinden uzaklaşıp fotoğrafa dışardan bakması meziyet sayılır çoğu kişi tarafından. Böylece davranışlarınız için objektif bir değerlendirme yapabilir, onları kontrol altına alabilirsiniz. Peki insan , davranışlarını düzenlenleme ve denetleme yapma ihtiyacını bir kabul görme, uyum sağlama amacıyla mı yapıyor? Yani bir nevi başkalarını memnun etme değil mi bu? Toplumun sizden memnun olması neden sizde bir keyif halini alıyor. Yani nefret edilen bir insan, hadi abartmayalım, tavırları ve konuştukları çoğu insan tarafından hoş karşılanmayan biri mutlu olmayı beceremez mi?

Herkes birilerini memnun etme, beğenilme telaşı içinde...Böylece mutlu olacak ve hak ettiği kapıları açacak öyle mi? Mutluluğu ben de dahil olmak üzere çoğu insan dışa bağımlı olarak yaşıyor. Peki mutluluk başlı başına bir bencillik içinde var olmuyor mu zaten. Mutlu olan benim, seni bunda alakadar eden durum ne ki? Yani birini mutlu ederek ya da memnun ederek ben neden mutlu olmalıyım ki? Hiç birini mutlu ederken sizin üzüldüğünüz zamanlar olmuyor mu? Ailemi, eşimi, çocuğumu, patronumu, sizi mutlu ederken dönüp geriye bakıyorum ara sıra... Çoğundan hala anlamsız bir şekilde mutluluk duysam da üzüldüklerim için boşa geçen zamanım için üzülüyorum. Bir kızgınlık, öfke, nefret duymadan sadece sol omzumu kaldırarak keşke etmeseydim dedim az önce. Her ne kadar ''keşkeler tutsa kaşar eskimezdi'' desem de bir anda ağzımdan kaçıverdi işte.

Hadi ordan ''daha çok yolun var önünde'' demeyin lütfen. Niye N.Ş.A daki ömrümün çeyreğini anlamsız işlere vereyim ki hem de kendimi mutlu bile edemeden. Bu nedenle biriktirdiklerimi, hissetiklerimi yavaş yavaş içimden atmaya başladım. Nasreddin Hoca misali ''ya tutarsa'' diye olmuyor mutluluk planları. En azından şu zaman kadar biriktirdiğim sıkıntılar ruhuma epey bir kilo yaptırdı. Ben de diyorum ki yavaş yavaş spora başlamalı, gençliğimi korumalıyım. Hiç bir insanın kullanım kılavuzu yok iyi ki de ya da malesef, bu sizin duruma nasıl baktığınıza bağlı. Bugün yediğine yarın tukaka diyen insanları mutlu etmek yerine (ki bu hep böyle süregeldi, değişmez de kolay kolay, açın en basitinden tarih kitaplarını, teoride bile böyle), bırakın da biraz ruhunuz hafiflesin. Zaten yaşadığımız bir nefeslik ömür onu da milletle haşır neşir harap etmişiz. Öteki dünya inancına pek de sahip olmayan biri olarak(dikkate alırsınız ya da almazsınız, derecesi zamana ve mekana göre değişir bu durum) yaşamını niye hüzüne teslim edesin ki? Hüzün de her şey gibi kalbimizden bir yol bulup çıksın bir an evvel. Pırt, zort artık nasıl çıkarsa işte:)

Hiç yorum yok: