10 Kasım 2008 Pazartesi

o köööööööööööy kimin köyüüğğğğdüüüüürrrrrr

Neler anlatılır neler soylenir insanların hatıraları, geçmisi uzerine tam manasıyla kavrayamadım. Belki de üzülmemin ve kendimi bu kadar yıpratmamın arkasında herşeyi yerli yerine oturtamamamdan kaynaklanan aldanışlar oldu. Basit bir söyleyişle yaşıyor sandığım aslında hayal aleminde kendime hak ettiğimi düşündüğüm şeylerin armağanıydı. Gerçeğe dönüşüm aslında her anlamda beni benden alan oldu. Şarkılarda söylüyor aslında ''acılar geçer zamanla'' ancak ekliyor ''anlamazdın''. Bu iki söz okuyana çok karmaşık gelse de ne demek ıstediğimi bana çok seneler evvelinden fısıldıyor gibi. Benim galiba verdiğim her tavsiyeden kendime de pay çıkartmam gerekiyor. Her şeyi çok abartıyor ve fazla mı önemsiyorum. Aslında hayat çok basit, neden bunu zorlaştıranları sallamalıyım ki.... Doğdum, yaşayacağımı yaşadım ve nihayetinde yarın öbür gün, bir gün mutlaka öleceğim.
Küçük bir hikaye anlatmam gerek yine binlerce kez kafanızı şişirdiğim gibi, bu sefer kurduğum küçük bir hayalle ilgili....
Çocukluğumu, gençliğimi ve bugünkü hayatımın bir kısmını geçirdiğim ailemin evinden mükemmel bir dağ manzarası gözükür. Özellikle kışın balkona çıktığınızda hafif bir ürpertiyle beraber heybetli dağın sert kayaları üzerine kar yığınının çöktüğünü gördüğünüz de o ürpertiyle beraber bir korku da yayılır içinize ne kadar küçük ve aciz olduğunuza dair. Kendime kanıtlamak istercesine oraya çıkılacak normal yollar olmasına rağmen ben hep kayalıkların arasından tırmanarak çıkmak isterdim. Aslında asıl hikaye bu değil, o sert kayaların yan tarafında dağın başka bir yükseltisi bulunur ve oraya çıkılan patika bir yol........ Ve yamacın en sonunda o yol dağın arkasına doğru devam eder. Hala başarabilmiş değilim ama o yolun arkasında ki adı romanlarda geçen o köyü ziyaret etmek en büyük heveslerimden biriydi. Sanki herşey bir gün çok kötü gittiğinde saklanabileceğim, kimsenin beni bulamayacağı ıssız bir köydü orası. Ben orayı ıssız, herşeyden uzak, izbe bir yer olarak hayal ettim. Çünkü orası benim ıssız, küçücük köyümdü, öyle olmasını hep umut ettim. Seneler geçti ve merak duygusu hayallerimi yıktı, meğerse o küçük köy, köy değil bildiğin şehrin zenginlerinin haftasonlarını geçirdiği villalarla dolu yeni bir yerleşim yeri halini almış. Ne seneler evveli yazılan romanlardaki gibi ne de benim hayalini kurduğum köyle yakından uzaktan alakası yokmuş. Peki ben şimdi ne yapmalıyım diye aklımdan geçirdim. O köy benim köyüm değildir o andan itibaren, peki köyün ne suçu vardır bu zamana kadar ki süreçte. Elbette cok daha önceden atlayıp arabaya gidebilir ve sandığım şeyin aslında sadece bir hayal olduğunu görebilirdim ki köy zaten ben doğduğumdan itibaren ve o hayali kurarken bile bu yeni halindedir. Elektriği, suyu, evlerinin önünde son model arabaları her daim bulunmaktadır. Tek suçu onu bu zamana kadar ziyaret etme zahmetine katlanamayan bir cocugun hayallerini süslemesidir. Şu anda benim merak ettiğim konu ise acaba köyün bir ruhu olsa şunu dermiydi ''Bak evladım hatıralar ne kadar iyi ya da kötü olsa da aslında yapabileceğin belki de en iyi şey geçmişi hatırlamak istediğin gibi hatırlamak ve öyle bırakmaktır.'' Bu bana şu anda köye yapılan çok büyük bir nankörlük olarak gelse de cocukluğumu avutmak için ikinci büyük aldanma da köyün sözünü dinlemek olacaktır. Avutmalımıyım?........................ Şu anki mantığım çocukluğum orayı görmeliydi ve gerçekle çok önceden yüzleşmeliydi diyor. Ben o köyü silmişim bu yazıyı yazmaya karar verene dek hafızamdan. Yani çocuk dağa küsmüş dağın haberi olmamış mı, bugün anladım ki aslında köyün haberi olmuş herşeyden, her çevirdiğim dolaptan ve bunları yazarak benden intikamını alıyor bir nevi. Ah canım köyüm ve benden artık çok uzak olan çocukluğum, kim ayırdı sizi, aynı kaba ettiğiniz basit hayatlarınız mı:=)

18 Ekim 2008 Cumartesi

Ben Ayşe Can Ayşe

İnsanım demeye bin şahit gerek, değişmiş aynadaki suretim
Eğlenceli şarkılar terkedeli çok olmuş, dilimde hep hüzünlü kelimeler bıraktığın esaretin
Çıkış yolu bu mudur ya da bu mudur bilemedim, doğru olan hangisidir hep senden bekledim
Sesim çıkmaz olmuş ya da tüm kulaklar sağır, ben yıllardır ''ben neyim'' bilemedim
Alışmış olmak mı insana koyan ya da bilmediğine sarılmak mı ilk defa istemeden
Yeni koylara sığınmak belki de insanı üzen, bile bile kendini kandırmak senelerle birlikte
Bilemedim dedim ya ''ben kimim'' diye, soramaz oldum artık ne, neden, niye?

12 Ekim 2008 Pazar

Kulvar değişikliği

Hüzün paylaşılabilir mi? Hüznünüz sizi üzdüğünden daha fazla kimi üzebilir ki? Dostlarınız yanınızdayken, yalnızlıkla paylaşılabilecek o kısa aralıkları kovalamak, yapmadınız mı hiç? İlk boşlukta sizi yakalayan, gözünüzün boş duvarda gördüğü ne ola ki? Sizi üzen nedir, söyleyin. Yalnızca size mi aittir? Yok mudur çaresi en kötü zehirin içtiğiniz? Yani yalnızlık sadece sizinmidir? Biz hiç istemedik mi ya da hiç mecbur kalmadık mı ona?

9 Ekim 2008 Perşembe

Eşeğin adı yok (gönderme mi? değil değil)

Bugün bir maskotum oldu uzun zamandan sonra......(yine saçmaladım, ne uzun zamanı benim hiç maskotum olmadı) Baştan alıyoruz o zaman.
Bugün bir maskotum oldu hayatımda ilk defa. Gözleri güzel, kendi güzel bir eşek. Şişko Nuri gibi "alıcam eşeği, binicem üstüne, vurucam kırbacı vurucam kırbacı.." da demiyorum bak. Kıyamazsın öyle pörtlek pörtlek bakıyor ki aynı o filmdeki sıpa fıstık gibi. Ad koyma fikri ev arkadaşımdan geldi ve bir özelliğinden dolayı adı daha onda aklıma geldi bile, ama heveslenmeyin burada söylemem yakışık almaz. E peki hangi özelliği ona bu adı vermemi sağladı. Benim canım eşeğim ne dediğini pek de anlamadığım müzik eşliğinde kafasını sallamakta ve dans etmekte. Biraz oynak, biraz kıvrak, kafasını da sallıyor bir o yana bir bu yana, amaaaaaan değmeyin keyfine. Sallar başını Sidelight, sallar başını sidelight dermiş annem bana ben de bu eşşek gibi sallarmışım kundakta başımı, ama hayır başımı sallamamın nedeni hayır beni sallama ben kucağında uyumak istiyorum demek istememdendi, annem biraz yanlış anlamış. Aman yanlış anlaşılmasın, kafanız karışmasın eşeğin adı sidelight değil, ilk aklınıza gelen kişinin ta kendisi. Çocukluğumla ilgili olayı detay verdim sadece.

Kendini Kandırmak

Hepimiz insanız, zaman zaman hata yaparız. Kimimiz dersimizi alır, köşemize çekilir ve kendimizi sorguladıktan sonra ''bu sorunu ortadan kaldırmam için ne yapabilirim?'' sorusuna yanıt ararız. Cevap olumlu ya da olumsuz aynı hatayı ya da sorunu yaşamamak adına elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışırız. Kimimiz ise sorundan bihaber yaşamaya devam eder ve kendi sonumuz nasılsa onu yaşamak için zaman tüketiriz. Ancak benim anlatmak istediğim ikinci söylediğimden biraz daha farklı bu gece. Öyle insanlar tanıyorum ki dışarıdan bakıldığında tam puan verebileceğiniz kadar kişilik sahibi, yeterince olgunlaşmış, çevresinde gelişen olaylardan haberdar yani demek istediğim kendi adına iyiyi ve kötüyü ayırt etmeyi çok güzel becerebilen insanlar. Normal şartlarda bu tip insanların bana göre herkesin sahip olduğu genel sorunları dışında hayatla ilgili çok da problemlerinin olmaması gereken insanlar. Anlatması da çok güç, zaman zaman ben de eleştirirken haddimi aştığımın farkındayım ama sadece genel durumlarını anlatmaya çalışırken kalplerini de kırıyorum bir şekilde. Bu nedenle aslında bu insanları birebir görmek ne demek istediğimi daha iyi anlatır size. Belki de herkesin çevresinde böyle insanlar var ama ben bazen tahammül sınırlarımı zorladığımı farkediyorum. Bu nedenle biraz aşırıya kaçarsam affınızı istemek boynumun borcudur.

Dediğim gibi bu insanlar içinde bulundukları problemin tespitini yapmakta herkesten daha iyidirler ve hatta çoğu konuda akıl hocalığı yapmakta da üstlerine yoktur. Hayır, şu an yaptığım bir taş atma veya sataşma değil, çünkü bu işi hakikaten çok iyi yaparlar ve dediklerini yaparsanız kendinizi daha iyi hissedeceğinize emin olabilirsiniz. Çünkü çoğu konuda tecrübe ve bilgi sahibi oldukları söylenebilir. Sizi canı gönülden dinler, problemlerinize çözüm bulmaya çalışır ve hatta elinden gelirse bizzat yardım etmeye de çalışır. Bu durum kendileri için de geçerlidir. Kendilerinde neyin aksadığını çok iyi görür ve çözümünün ne yapmaktan geçtiğini de çok iyi bilirler. Ancak bana göre problemin problemi şurada başlamaktadır. Hiç bir zaman çözüme ulaşmak için çaba göstermezler. Yani hareket yoktur, beklersiniz, beklersiniz, beklersiniz ve daha çok beklersiniz, ancak oldukları yerde saymaya devam ederler. Belki de yaptıkları tek hareket yerlerinde saymaktır. Önerilerde bulunur, sizi de heveslendirir, yapılacaklar listesine en olmadık bir tane daha eklerler ve uzun zaman geçtikten sonra planlarının hiç bir zaman gerçekleşemediğini üzülerek görürsünüz. ''Şunu yapmam lazım!, Bunu yapmam lazım!'' . Bir gün karşılarına çıkıp ''eeeehhhhh yap o zaman madem çok biliyorsun'' diyeceğim ama ne cevap alırım orası muallakta. Aslında bu durumdan çoktan sıkılıdım ve adım gibi biliyorum yapacak hiç bir şeyim de yok en iyisi kendi hallerine bırakayım. Ne halleri varsa görsünler.

27 Eylül 2008 Cumartesi

Darlanma Vakitleri

Demek üzgünsün ve bu durumdan sen de rahatsızsın. Elinden gelenin ne olduğunu sormuyorum bile bak ve sana buradan aduket fırlatmak istiyorum. Bir kere üzüntü senin kendine yapmış olduğun duygusal bir baskı ve acıdan hoşlanan bir insansan madem sana üzülmen gereken bir çok şeyi daha önce defalarca açıkladım. Ne kadarını aldı o fındık kadar beynin bilemem. Belli ki hiçbir şey alamamış ki mallığın sadece benim değil cümle alem tarafından bilinir oldu. Yüzyılımız bilgi çağı deniyor ama senin bildiklerini ders kitaplarından da öğrenebilirim teşekkür ederim kalsın şu an için. Mizahi anlamda bayat ancak durum söz konusu olduğunda oldukça yerinde bir espri olacağını düşündüğümden ben ‘’hayat bilgisini yeterince öğrendim’’ diyebiliyorum. Senin öğrettiklerin şu an için Banu Alkan’ ın duvarlara poster olduğu yıllara gömüldü gitti.
‘’Farklı dünyaların insanıyız Nalan’’. Tamamen katılıyorum ancak beraber geçen sürede bunu görmeme rağmen değişmek kavramının sonunda seni de etkisine alacağını ve çok da iyi olacağını düşündüğümden beklemeyi daha uygun gördüm. Ancak değişmek diye gördüğüm şeyin aslında bir kafa sallamakla olmadığını görmek beni de şaşırtmadı değil. Meğerse kafa sallamak ‘’bu da olabilir ancak aslında sikimde değilsin, sözlerin de gereksiz ve saçma’’ demekmiş bunu da görmüş oldum, hayırlısı olsun.
‘’Kalın kafalısın’’ çünkü sana söylenenleri anlaman için 3-4 kez tekrar tekrar düşünmen gerekiyor ki bir karara varasın, ha tren kaçarmış kaçmazmış pek de umurunda değil tabi bu da benim umurumda değil.
Sözler vardır bir kerede ağızdan çıkar ve karşıdaki insanı etkilersin, kendin de tatmin olursun söylediğin şeyden ötürü. Ancak senin için kuracağım hiçbir cümle beni tatmin etmiyor ve söylemediğim bir yığın ağız dolusu küfür için pişmanlık yaşıyorum. Susmak mıdır peki en akılcı çözüm bazen evet ancak sen ve senin gibi çöp torbalarının içini kusmuklarımla dolu olmadan yollamak istemediğimden her geçen gün daha da çok şey söylemek ve yazmak istiyorum. Gün olur da okursan ‘’nasıl da kızmış’’ diyebilirsin ve belki de buna için için sevinebilirsin. Ancak biliyorsun ki sen benden daha batılsın sakın ha tırnaklarına bakmayı unutma ağlayacağın günler de gelecek ve ben o zaman çok kızarsam ağzımla değil götümle güleceğim sana.

15 Eylül 2008 Pazartesi

Söz

Söylediğin her cümleyi notlar alıp tutmalıydım. Her canım sıkılıp üzüldüğümde senin beni ne kadar çok sevdiğini bakıp bakıp hatırlamalıydım. Her zaman ‘’biliyorum canım ben de seni çok seviyorum’’ dediğimde aslında bunu sindirip unuttuğumu fark ettirdin bugün bana. Alışıyoruz heralde sürekli beraberken yanımızdakilerin bizi ne kadar çok sevdiklerine ve ifade etmekte zorlanıyoruz onlar henüz elimizin altındayken. Araya uzaklık girmeden kıymet vermiyoruz sevdiklerimize hak ettikleri gibi ve geçiştiriyoruz arada sırada gelen sevgi sözcüklerini. İnsan ihtiyaç duyuyor arada sırada sevgiye, ilgiye, şefkate, farkında olsak bile oturup düşünmüyoruz ‘’benim için o çok önemli’’ diye. Sevgini, ilgini, dostluğunu, kardeşliğini bana bugün tekrar hatırlattın. Senin benim için ne kadar önemli olduğunu her zaman bilsem de aklımdan uçuvermiş bugün, bir mesajı 2 kere okuyup düşünmek gerekiyormuş aslında. Her zaman yanında olmak ne kadar büyük bir lütufmuş senin bana sunduğun, unutmuşum. Gerçekten arada sırada bir tokat gibi pörtlemesi gerekiyormuş duyguların aklımın başıma tekrar tekrar gelmesi için. Hiçbir şey yapmadığımı söylesem sana boş gelecek biliyorum, biz birbirimize hesapsız dayandığımız için belki de yaşadığım bu geçici hafıza kayıpları. Bana bunu tekrar gösterdin bugün canım arkadaşım. Benim sana senin de bana söyleyecek çok sözlerimiz olacak umarım, hiç kopmadan, farkında olmadan yaşattığın mutluluk benim için nadide bir cevher. Seni bir kutuya saklayıp koymak isterim hiç korkma diye hayattan ve onun boktanlığından ama bilirim uçmak istersin her zaman kafesinden benim gibi. Yukarıdaki ne der bilemem ama seninle paylaşmak istediğim çok gökyüzüm var umarım kısmet olur da görürüz beraber. Her koşulda yanında olacak insan benim, ben unutursam sen hatırlat olur mu canım benim. Aynada ki diğer yüzüm dedim ama yanılmışım, seni kendimle kıyaslamak sana büyük hakaret, sen çok daha fazlasını hak ediyorsun. Anlatması çok güç bilirsin ama hayatımdaki en büyük piyangoyu ben zaten tutturmuşum artık gerisi önemli değil diyebiliyorum. Her attığın adım için çok teşekkürler.

11 Eylül 2008 Perşembe

Ceset

Saçları bal sarısıydı, yüzü uzun donuk, yanakları gölgeli ama beyaz tenine yakışır, makyaj ister gibi bakıyordu. Uzun parmaklarına dokundum, soğuktu. Eflatun rengi ojeleriyle uzun tırnakları elimi kavradı, öyle sıktı ki canım acıdı. Birden kendisiyle beraber beni de çekti, sendeledim, o devam etti, koşmaya başladık geniş kahverengi caddede. Nehir kıyısına geldik, köprünün altından geçen motorlara baktık. Çok zaman geçmeden yüzüme baktı, buz mavisi gözleri o günkü gibi dehşetliydi. Tekrar aşağıya baktı, köpük köpük nehir adını söyledi, cevap vermedi, anladı. Nehrin kenarındaki sıra sıra ağaçlar gövdelerini selama durdu, benim gözlerim sulandı, başımdaki salaş şapkam da uçuverdi. Sonra tekrar bana baktı, kendini aşağı bırakıverdi en sessiz biçimde. Ardından baktım, o da bana baktı. Onu son görüşüm buydu. Elveda demeden gitti ama kırgın değilim, o da bana kızmadı. Elimde bıraktığı son iz, öptüm, acısı geçti.

Yol

Birileri illaki gitmeli. Kimi ölüme, kimi evine, kimi işine….Ya da benim yanıma gelmeli. Ağlamanın da faydası yok ya bilirim. Ağlamak geçici, diniyor sonunda insanın gözyaşları. Olanı kabullenmek gerek, başka ne gelir elden. Birini yolcu ederken ağlamak gibi; alakası olmasada. Herkes aynı yerde ama ulaşamazsın ki öyle her istediğinde, uzaklığın ölçüsü nedir ki? Saatlerle mi ölçmeli, edilen sohbetlerin sıklığına göre mi?
Biliyorum bir gün herkes gidecek, ben ve benim gibiler kalacağız baş başa. Biz de birbirimizi bulup bütün olacağız. Tarihleri de unutacağım, o zaman yalnızlığı da hatırlamayacağım. Geleceği hesapsız yaşamak için geçmişi de atacağım köşesine. Nedir ki beni sözde ilkeli yapan? Geçmişim, duruşum değil midir? Kurtulursam iplerimden, daha mı kötü olurum? Hala insan olur muyum düşünmeden?
Siz en iyisi gidiniz, biz başımızın çaresine bakarız. Ölmedik ya, elbet bundan sonrasını da yaşarız. Sizi severiz bilirsiniz, kırıklığımız size değil, olanlara.

2 Eylül 2008 Salı

Benim soracak bir(kaç) sorum var

Ne kadar saklasak da, içimize ne kadar atsak da, osuruğun bağırsaktan yavaş yavaş çıkması gibi duygularımızın yoğunluğu da yeni gelenlerle beraber yavaş yavaş önemini kaybetmeye, kalbimizden bir çıkış yolu bulup özgürleşmeye başlıyor.

Bugün zaman hakkında çok şey karaladım ve belki zamanla ilgili karaladığım en gereksiz şeyleri şu an şuraya yazıyorum, belki de asıl karalayıp üstünü çizmem gereken bu yazıydı.

Gün geçtikçe yaşlanıp, aynada her gün farklı birini görüyorum. İnsanın kendinden uzaklaşıp fotoğrafa dışardan bakması meziyet sayılır çoğu kişi tarafından. Böylece davranışlarınız için objektif bir değerlendirme yapabilir, onları kontrol altına alabilirsiniz. Peki insan , davranışlarını düzenlenleme ve denetleme yapma ihtiyacını bir kabul görme, uyum sağlama amacıyla mı yapıyor? Yani bir nevi başkalarını memnun etme değil mi bu? Toplumun sizden memnun olması neden sizde bir keyif halini alıyor. Yani nefret edilen bir insan, hadi abartmayalım, tavırları ve konuştukları çoğu insan tarafından hoş karşılanmayan biri mutlu olmayı beceremez mi?

Herkes birilerini memnun etme, beğenilme telaşı içinde...Böylece mutlu olacak ve hak ettiği kapıları açacak öyle mi? Mutluluğu ben de dahil olmak üzere çoğu insan dışa bağımlı olarak yaşıyor. Peki mutluluk başlı başına bir bencillik içinde var olmuyor mu zaten. Mutlu olan benim, seni bunda alakadar eden durum ne ki? Yani birini mutlu ederek ya da memnun ederek ben neden mutlu olmalıyım ki? Hiç birini mutlu ederken sizin üzüldüğünüz zamanlar olmuyor mu? Ailemi, eşimi, çocuğumu, patronumu, sizi mutlu ederken dönüp geriye bakıyorum ara sıra... Çoğundan hala anlamsız bir şekilde mutluluk duysam da üzüldüklerim için boşa geçen zamanım için üzülüyorum. Bir kızgınlık, öfke, nefret duymadan sadece sol omzumu kaldırarak keşke etmeseydim dedim az önce. Her ne kadar ''keşkeler tutsa kaşar eskimezdi'' desem de bir anda ağzımdan kaçıverdi işte.

Hadi ordan ''daha çok yolun var önünde'' demeyin lütfen. Niye N.Ş.A daki ömrümün çeyreğini anlamsız işlere vereyim ki hem de kendimi mutlu bile edemeden. Bu nedenle biriktirdiklerimi, hissetiklerimi yavaş yavaş içimden atmaya başladım. Nasreddin Hoca misali ''ya tutarsa'' diye olmuyor mutluluk planları. En azından şu zaman kadar biriktirdiğim sıkıntılar ruhuma epey bir kilo yaptırdı. Ben de diyorum ki yavaş yavaş spora başlamalı, gençliğimi korumalıyım. Hiç bir insanın kullanım kılavuzu yok iyi ki de ya da malesef, bu sizin duruma nasıl baktığınıza bağlı. Bugün yediğine yarın tukaka diyen insanları mutlu etmek yerine (ki bu hep böyle süregeldi, değişmez de kolay kolay, açın en basitinden tarih kitaplarını, teoride bile böyle), bırakın da biraz ruhunuz hafiflesin. Zaten yaşadığımız bir nefeslik ömür onu da milletle haşır neşir harap etmişiz. Öteki dünya inancına pek de sahip olmayan biri olarak(dikkate alırsınız ya da almazsınız, derecesi zamana ve mekana göre değişir bu durum) yaşamını niye hüzüne teslim edesin ki? Hüzün de her şey gibi kalbimizden bir yol bulup çıksın bir an evvel. Pırt, zort artık nasıl çıkarsa işte:)

19 Ağustos 2008 Salı

Buruştur, Islat, Yala, Tükür At...

Üç gündür sırtıma yapışan vıcık vıcık terden sonra bu gece rüzgar ensemi yaladı, öptü, kaçtı...
Çayımdan şekeri, yemeğimden tuzu eksiltmek bana çok da şey kaybettirmedi; hala hayattayım.
Göbekten terlemek ne demek ben biliyorum; evet şişmanladım...
Ellerimde akşam yaptığım taze fasulyenin kokusu var; git yıka demeyin, sapıtık fetişlerim var, küçükken de eve gelenlerin çoraplarını koklardım.
Ne ettim ne buldum diye kendime hala sormaktayım, bırak yav diyemiyorum, hala aklıma geliyor.
Hakaret etmek sıradan, iltifatlar zor gelir oldu; bencilleşiyormuyum neyim?
Allah'a uzaklaşıyorum git gide, çok mu isyankar roller biçiyorum kendime, acaba Dünya'da hayat var mı?
Yazarken bir bütün içinde olmam gerektiğini de nerden çıkardınız? Aklıma gelen ilk cümleleri yazarsam kodese girmem ya!
Ağlamak için niye sebep arıyorsunuz ki? Oturun camın önüne ağlayın, hayat çok zor palavralarını ben yemem, ağlaksın işte...
Takıntılarım var, takıldım kaldım aynı şeylere, ilerlemek istiyorum, her gün önüme çıkanlar da olmasa burdan İsveç'e yol olurdu.
Lambayı açıp kapayanlardandım, elime birşey geçmedi. Bu sefer zilleri çıkarıp oynayacağım, bakalım benden başka koyunlarda var mı?
Altıma kaçırdığım günleri hatırlamıyorum, o günler bana o kadar uzak ki, tüm çocukluğumu tekrar yaşamak istiyorum, belki en başa dönerim, bu sefer sizinkini değil olması gerekeni yaşarım.
Razı olduğum şeyi ben de bilmiorum, cevabım hep hayır bana kalsa ama biliyorum günü geldiğinde ağzım lal olacak, konuşmadan kapanacak mevzularım, ne yazık...
Var olana saygım yok artık, hepsinin içi kof... Kandırmayalım birbirimizi....Biz bizi biliriz...
Ağzıma geleni söylüyorum kendi kendime kaldığım zaman ya, karşında susuyorum aslında... Sen de bilmiyorsun, oh canıma değsin.
Resimlere bakmayı bir ben seviyorum artık, siz hatırlarsınız, ben unutuyorum. Napalım bana uzak kalanları öyle anıyorum.
Kol saati takmıyorum ergen olduğumdan beri, yakışmıyor sizin giydikleriniz benim üstüme, küskün değilim kendime ama sizin gibi olabilmeyi istemiyor da değilim.
Aldığım her eşyanın ömrü 3 ay, yıllardır sakladığım hiçbirşeyim kalmadı. Neler almıştım oysa sizden hatıra... Kaldımı yok hepsi kayıp...
Duyacaklarından korkmak nedir? Bilmeyenlere duyurulur, bana değil gidin benden duyduklarından korkanlara sorun, onlar size söyler...
Islık çalmayı öğrenmiş, köfte dudaklarını uzatıp ''pisss'' diye ses çıkarıyor. O anı fotolayamadım ya ona yanarım, bir daha da yapmadı, şımarık.
Nelere gülerdim eskiden, oturup çekyatın üstüne ''Sıdıka'' tı okurduk beraber, karnımıza ağrılar girerdi be ablacım, tekrar gülelim nolur, çok özledim.
Limon yerdim şekerleyip yazın sıcağında üç beş tane, sonra gözüm kararır, pat yere düşerdim, hasta olmayı seviyorum.
Ağlarken çok çirkin oluyorum, bir sana yakışıyor en sevdiğim...Bir de Pazar günü gördüğüm ufaklığa...
Rahatlarsın dedim, rahat battı mı, nedir olan?

13 Ağustos 2008 Çarşamba

İÇ SESLERİM

Bir gün buna da başlayacağım ama korkuyorum kendimle yüzleşmekten. Aklımdan neler geçiyorsa hepsini bir bir yazacağım. İnanmak sizin için zor olsa da hatta benim bile ortaya dökeceğim bütün kokuşmuş çöplerimi. Çoğu hayatım boyu içimden geçirdiğim ancak gerçekleştiremediğim heveslerimle sizin de beyninizi bulandıracağım. Çocukluğumdan başlayıp öldüğüm güne kadar olan biten her detay vicdanınıza misafir olacak. Beni o zaman da sever misiniz bilemem, ben kendimi tekrar edip aynı cümleleri yine kuracağım o vakit. Sıkılırsınız bilirim, ama dinleyecek ve kendinize soracaksınız: ‘’Ben hiç böyle şeyler düşündüm mü?’’. Tabi işin düşünmeyle yapma arzusu arasında fark olduğunu belirtmem gerekli. Dedim ya bunlar benim iç seslerim, çoğu vesvese, gerisi doğrularım. Burada bırakmakta yarar var, zamanı geldiğinde devam edeceğim ve inanın son sözlerim olmayacak.

8 Ağustos 2008 Cuma

Bırak Gideyim

her şey çok kolay oldu. ne sızlandım ne de ağladım! ani bir ölüm ya da kalp krizi gibi kolay. bütün şehir üstüme gelecek, dünyam yıkılacak sanırdım ama olmadı. bitti işte. bir süre gelen gidenler oldu. beni anlamaya çalıştılar. bir işe yaramadı. sıkıcı ve kasvetliydi. bazen bütün gün yorganı başımdan aşağı çekip uyudum. bazen de ucuz filmler seyrettim. günler böyle geçip gitti. şimdi iyiyim. sen utanç gecelerinde, ben burda. hepsi bu kadar, sonrası yok. unuttum gitti geberik. unuttum gitti, unuttum gitti!!!
Nazan Öncel

7 Ağustos 2008 Perşembe

Ara Beni Öptüm Seni

İnternette okuduğum bir yazı az önce irkilmemi sağladı. Hanımefendi evde oturan ev kadınlarının telefonlarının bile kendi telefonundan daha fazla arandığını söylüyordu. İşin garibi ben de bunu uzun zamandır düşünüyorum. Konunun ev kadınlarıyla alakası yok, benim de arayanım pek yokmuş aslında da ben farkında değilmişim. Yakın bir arkadaşımın verdiği tavsiye üzerine benim tarafımdan gerçekleştirilen telefon görüşmelerine kısıtlama getirdim. Eskisi kadar arayıp sormuyorum kimseleri. Bu duruma kızanlar olduğu kadar eminim farkında bile olmayanların sayısı azımsanmayacak çoğunlukta olmalı. İşin garibi bir gün tesadüfen karşılaştığımızda ‘’Nerdesin sen hayırsız!’’ lafını da kolaylıkla kıçıma damga olarak vurmaktan çekinmeyecek kişiler bunlar. Bu durumda ne yapılmalı ya da benim genel tavrım nedir?

1- Normal salaklığımla bu lafa verilecek en kibar cevap ‘’İş güç valla, koşturmaktan kimseyi arayamaz oldum’’ demek olur ki bu yalan, hoşuma da gitmiştir yokluğumun fark edilmesi ama eğer çok da samimi değilsek ‘’ulan adam ol da sen ara’’ diyememişimdir.
2- Az önce bahsettiğim samimi olmak koşulunu sağlıyorsa bu kişiye vereceğim cevap dediğim gibi ‘’ulan adam ol da sen ara’’ demek olur ama bunun da bir koşulu var tabi; yaş unsuru. Karşımdaki kişi samimi olmama rağmen yaş itibariyle az da olsa saygılı olmamı gerektiriyorsa ‘’kendimi ağırdan satıyorum artık, özleyin diye yaptım’’ derim ki karşı tarafa da beni boklaması için fırsat vermiş olayım. Böylece durum eşitlenip ettiğim laf karşısında karşı taraf ezilip bozulmasın.
3- Aslında karşı taraf yaptığında çok sinirime dokunan ama arada sırada yapmaktan çekinmediğim bir yöntem var sırada; ‘’Kontörüm yok valla, açlıktan kıçımı yalıyorum bu aralar’’. Bu yöntem çok ucuzdur, kendim de nefret ederim ama yapış amacım zaten misillemedir. Ne demişler ‘’düşmanını kendi silahıyla vuracaksın’’. Tabi böyle durumlarda benim verdiğim tepkiler gibi ‘’ulan eşek herif biz paramı basıyoruz da seni sürekli arıyoruz’’ gibi bir sözle de karşılaşılabilir. Kaldı ki bana kalsa haklıdır. Herkese yetiştirdiğin kontörler sıra bana geldiğinde mi bitiyordur, sevgilinle günde 10 defa konuşacağına 2 dakikanızı da karşı tarafa ayırmak terbiye ölçülerinizin nasıl biçildiğiyle alakalıdır.
4- Bir de artık çok da umurunuz da olmayan kişilere verdiğiniz cevaplar vardır, hadi hiç umurunuzda demeyelim de ‘’çok ayıp etti, siktirsin gitsin bundan sonra’’dedikleriniz için…’’-nerdesin sen hayırsız’’, ‘’-ben de seni seviyorum romeo’’ sözü verdiğim belki en anlamsız ama içimdekileri anlatmamın zaten bir yararı olmadığını düşündüğüm zamanlarda verdiğim cevaplardan bir tanesi daha. Hayır, zaten yemişsin ne bok yediysen, bir de benden seni aramamı bekliyorsun. Hangi yarrak türünü canın çekti ben de anlayamadım bir türlü. Çünkü senin de ‘’ne yarrak yediğin belli değil’’ dir.

Göründüğü üzere bu gibi durumlarda pek de kibar bir insan olmadığım aşikardır. Netice itibariyle birini aramamanın çeşitli sebepleri kişinin kendi içinde mevcuttur. Ancak bunları doğru ifade edebilme kabiliyeti az da olsa karşı tarafla da biçimlenmektedir. Yazdığım yazıları genelde tanıdığım, çevremden insanların okuduğunu farz edersek sakın yanlış anlaşılmasın bu bir serzeniş falan da değildir. Aklıma gelmiş, yazmış bulunmaktayımdır. Yani bütün yazdığım yazılarım gibi bir ‘’mesaj kaygısı’’(‘’yerler mesajını’’ dediğinizi duyar gibiyim.) gütmüyorum canlarım benim merak etmeyin. Benim kitlem siz olmanıza rağmen aslında siz de değilsiniz. Benim kitlem zaten yazdığım şeylerden bihaber olanlar. Haaaa ‘’hedef market’’ bunlardan haberdar olur mu, hiç sanmam. Konunun bir nevi onlar olmasına rağmen canımın istediği şey aslında onların konu dahillerime hiç girmemelerini istemek, işin gerçeğine bakarsak.
Yazının gidişatına bakıldığında ‘’ulan yoksa yalnızlık mı çekiyorsun, bir arayım bari’’ denilebilir. Ne duruyorsunuz arayınız o zaman. Ancak konu yalnızlığım da değildir. Kabul ediyorum ben de o yazıdaki kişi gibi ‘’evet, benim telefonum anneminkinden bile az çalışıyor bu ara’’.Ancak bu halimden üzgün ve yaralı değilimdir. Ben yalnızlığımın da elinden öpüp başıma koyacak kadar sever ve sayarım kendilerini. Biraz götü büyüklük olacak belki ama şu sözü söylemekten de hiç çekinmiyorum; ben zaten yalnızlığımla büyüdüm, o nedenle beni hor görmeyiniz eğer sizi kırarsam, bu laflarım siz de bunu tadın diyedir.

1 Ağustos 2008 Cuma

Hamdım, Piştim, Oldum, Sie

Neler yazıyorum.Hayır bugün iyi ve güzel şeyler şeyler yaşadım.Şu ana kadar sarhoşluğun etkisi ve hıçkırıkların engellemeleriyle zorlandım ama azmim ve kararlılığımla başaracağım.Karar verdim evlenmek istiyorum, bunu hak eden birine teklifimi yapıp sonuna kadar ısrar edeceğim, belki mutluluk yolunda bir iki kapı açarım. Seni bile unutacağım kapasitesindedeyim, yorulmadan, istemsiz, inatla yazıyorum. Yazmaktan keyif ve haz alıyorum. Ezan okunuyor ve ben en günahkar kullardan biri olarak ait olduğum cehennemim en nadide köşesinden yerimi rezerve ediyorum. Orada dansözler hip hop yaparken ben tangolarla mutluluğumu paylaşıyorum.'' ı am the best fuck the rest'' diyesim var ama egosu çok züppelerden biri olmak istemediğimden bunu bir amaç olarak edinip gelişmeye ve iyileşmeye çalışıyorum. En önemlisi hayatım için ağlamak yerine bolbol gülmeyi tercih ediyorum.Belkide benim için en iyisi ''gidenlerden bir tek seni bana eklemek'' yerine başkalarını tercih ediyorum.Ben benim ve diğer herkes herkes...''Ben yolumu bulurum'' sözü benim için şu an kullanılabilecek en değerli ve en umut vaad edici sözcük...Ben hayatınızda görebileceğiniz en götü büyük insan ve götünle dağları devirebilecek en kuvvetli varlığım. Yedim, içtim, sıçtım... Bokumu çöpçüler değil siz toplayacaksınız....Benim en değer verdiğim insanlar...Teşekkür ederim...

Günaydın

Kullanıp çöpe attıklarım özür dilerim. Bugün daha mutluyum çünkü sizi geri dönüşüm kutusuna değil direkt ait olduğunuz yere atmışım. Ben utanmıyorum, siz de ne olduğunuzu kabul edin ve öyle yaşayın. İyi veya kötü demiyorum sizin için artık, ben kendimi tanıyorum ama kesin cevaplar vermiyorum kendimle ilgili, herşeye muktedir ve o derece cesaretliyim. Sizin olduğunuzu ve olabileceğinizi söylesem de aldanmayın, bu benim sizi tanıyamamamdan...
Bir arkadaşım ''Geç bile kaldı, Ona(yani bana) günaydın!'' demiş. Doğru benim için yepyeni bir güne Günaydın. En sevdiğim Günaydınlardan biri bu. Bazı şeyler için çok geç kalınsa bile ''olan olmuştur'' deyip kalanımla yetiniyorum. Umarım onun için de bir aydınlık olur. Biliyorum o da her zaman benim için hep aydınlıklar diledi ama anlayışsızlık hepimizi kemiriyor. -insanız ya-
Önemli olan da bu zaten insanlığımızı bu şekilde kötü de olsa iyi de olsa gösterebiliyoruz. O da sağolsun hiç yalnız bırakmadı değer verdiklerini. Söylediklerimin ya da söylediklerinin geri dönüşü yok. Bırak olmasın zaten... Şeffaf olamadıktan sonra anlamı da yok yalandan gülümseyişlerin.

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Yollarım var önümde kimi kapalı kimi açık…


Bir koku var, hep burnumda, o arabaya bindiğimde buram buram, gelirdi ya yine hissettim. İlk bindiğimde sıcaktan vıcık vıcık… Sonra klima çalışır, soğuyuverir üşürüm, burnuma gelen o koku. Özledim her şeyi, kendime yettirdiklerimi de, seni de, benim bildiğim ilk parfümünü de tanıyorum. Hala nerde duysam, tanıyorum çekiyorum içime… Beynim uyuşmaya başlıyor, oradan göğüs kafesime bir sızı…Ne bu aşk mı, değil…Gözünün alabildiğinden daha büyük, bir o kadar sana uzak, sen bilemezsin, bildiğini de anlamazsın ya mevzu o değil. Aşk değil yalan, sen anlamazsın, ben de anlatamam, bu başka bişey.
Hadi kandırayım kendimi, ben hiç yaşamadım bunların hepsini, hasta kişiliğimden sana armağan olsun söylediklerim. Gülerim inanırsan buna, yutkun birkaç kere daha, çek nefesi içine, bak hala hayattasın, ben de öyle. Ölüm var sonunda ya ben inanmadım, bilmem gerek sonrası nasıl olacak, inanırım göreceğim sizi oradan, arada kafanıza mermiler gibi ineceğim sağanak sağanak.
Arabada mıyım yine, yol önümde… Hep gittiğim o yol gibi bir aşağı bir yukarı uzuyor. Kulağım da radyonun sesi, malum senin arabanda başka bir şey çalışmazJ. Sadece sen ve ben değil, sizinkiler de var arabada, o benim sizi götürmek istediğim yere gidiyoruz. Yolda gündöndü tarlaları, gözünün alabildiğine sarı, siyah…Arada denizi görürüz tepeden, sonra rampadan aşağı, sıkılıp camı açarız, annenle kafamızı camdan dışarı çıkarır, çığlık atarız. Acıkırsak K.dağında mola verir ohhh köküne kadar mangalın dibine vururuz. Olmazsa olmaz ben bir de içerim iki kadeh, sonra yola devam. Sonra eve döneriz, balkona çıkar püfür püfür eser şimdi orası…Çay içeriz, iki bardaktan fazla almayayım ben dokunuyor. Hadi yat sen artık sabah şehre ineceksin, çekilmezsin bu saatten sonra, biz otururuz, sohbet muhabbet gece yarısına kadar, sonra annenler de yatar, ben kalırım bir tek, bir iki sigara daha… Kafamdan neler geçmiyor ki… Anlatsam, anlamazsın.

S ver S Bunaldım

Bugün gidiyorum; anlatmak için, sinirliyim ya; sakinleşmek için, belki de dinlemek için, orasını gidince öğreneceğim. Kulağıma giren sözcükler beynimde süzülmeden anlayabilmek için gidiyorum. Aslında keşke daha yavaş olsa, her biri altın öğüdün, görüşün, fikrin ama o da benim değil onun kabahati. Dalgaya alırım ya aşağılamak değil, benim ki olanı göstermek. Çok hızlısın demedim bu zamana kadar, anlamak zor seni, sen kendini anlayabiliyor musun diye sormak lazım hakikaten.Mola veriyor mu benim gibi? Vermesi gerek bana sorsa, sözcükleri midende saklayıp, ciğerlere hava doldurmalı, üstün yol tutuşu sağlamak için. Al sen de konuşuyorsun ben seni bildim bileli, sustuğun evre tehlikeli madde kıvamında ayılık dayılık hesabı köprü geçişlerini kapatırsın. Ben zaten hiç bulaşmayanlardanım o haline, devamı gelirdi ya sıktın beni yine, daha kaç saat var önümde zaten, Allah sana da bana da kolaylık versin

İstediğim Bu

Dünden beri hoş şeyler oluyor hayatımda. Ne biliyim dostlarım gelsin istiyorum, oturalım, konuşalım, gülelim, gerektiğinde kızıp ağlayalım. Loş ışıkta içki içelim, hafif müzik kenardan eşlik etsin, o da söylesin bizimle. Gittiklerinde garip bir hüzün olsun, sanki bir daha hiç göremeyecekmişiz gibi. Sonra oturayım, kenardan sarı ışık vursun, Deniz söylesin, ben yazayım, cam açık olsun, sigaranın tadı boğazımı yakmadan…. İşte anladın ne demek istediğimi. Ağlamakla ağlamamak arası bir mutluluk benimki.
Onların öncesi kafandakiler canlansın, tek tek hatıraların uyansın, kavgasız gürültüsüz hepsi bir bardak su gibi dingin olsun. Ya da yağmur yağsın, içini serinletsin, rüzgarın önü açık; yağar elbet, bekleyeceksin….. Bu sefer gülümsemek zorlama olmasın, içinden gelsin, zoruna giden her şeyin üstüne çizgi çekip bırak, biraz onlarda dinlensin, sen yorul bu sefer ruhun değil

25 Temmuz 2008 Cuma

......

Hiç bilmediğim bir yere gömün beni. Mezarım başında dualar değil, bol kahkahalı anılarımızı zikredin. İsterseniz hanımeli ekin başucuma, kokusu rüzgarla savrulsun tüm rahmetlilerin üzerinde.
Uzak bir yere gömün beni, herkesi istemem tepemde, sadece sevenler gelsin, cenazemde formalite tören adamları savulsun başımdan, maksat cemaat değil, kalabalık olacaksa hakiki olsun.

Yok Efenim….

Sabreden derviş muradına erermiş miş miş miş, kim söylediyse bok yemiş. Acaba bu zamana kadar beklemişmiymiş, kendini hiç dinlemişmiymiş, ya da o kadar kendini beğenmiş ki aslında bekleten oymuş.
Zaman geçmiş, herkes kendi yolunu çizmiş, kimine inanmış, gerisini sallamış, elinde kalanla yetinmiş, daha fazla kıymet bilmiş, ettiği ihanetlerin bedelini kendine ödetmiş, acı da çekmiş, safa da sürmüş, yeri gelmiş oynamış, yeri gelmiş ağlamış, ama yukarda Allah varmış ezikliğini atamamış, içini kemiren o duygu pastırmadan mütevellit kasabın elinde terbiyelenmiş. Kabahati neymiş kendi de bilememiş.
Hep suçlamış, sormamış, asmış, kesmiş, düşünmüş, beddua da edemezmiş korkarmış, çünkü inanmış, suçu neymiş, ben söylemişim o dinlemiş, bilemezmiş gerçek samimiyet neymiş, yıkılmış kaleleri, tatlı dili yalanı deliğinden çıkarmış, gerçeği beğenmemiş, tükürmüş yaradan aldığı zehiri.
Konuşsun istemiş, dogmalarını alsın bi tarafına soksun demiş, salak sanki duyan varmış, söylemiş söylemiş bakmış söylediği de kendisiymiş, baştan beri deliymiş zaten. Hep zamanı gelmiş, hep ertelemiş. ‘’Yok artık bu son bir daha mı tövbe haşa’’ derken yalanına kendi bile açıp gülmüş. İşin tuhafı bize göre –ona göre en acı veren kısmı- bu sefer peşinden koşması gereken sanki kendisiymiş gibi hissetmiş.
Bu onların problemiymiş, aslında ne sizi ne de bizi ilgilendirirmiş. Söz gümüşmüş sükut altınmış ya, susmak erdemden sayılmış. Bir bak geriye zaten hep konuşanların kellesi gitmiş. Zaten canım ülkem hep mazluma vermemiş mi iyi niyet oylarını, sen konuşsan ne faydası varmış, kim dinlermiş ki seni, ara sıra saçmalamışsın diye tüm sepeti çürüğe atmışlar. Oysa mazlumu oynamak kolaymış, ağlamayana meme vermeyen anaların ülkesinde, yüzü düştüğünde yaslanacağı bir omuz her zaman bulunurmuş. Almayacakmışsın mazlumun ahını çıkarmış deste deste, valla öde öde bitiremedik borcumuzu.

8 Haziran 2008 Pazar

Dünyanın en büyük meyvesini yemeden evvel aklıma gelenler....

Şu zamana kadar size söylenen herşeyi unutun, yalanlar kalbinize, doğrular midenize gitsin, açın bakkal defterlerinizi, yazın hesabıma bir veresiye daha, belki bir gün öderim. Hazmedip çıkardıklarınızı tekrar öğütün beyninizde, bok kafalı olun. Düşünün düşünün... Bol bol zamanınız var, kayıp gidenlerin yanında birkaç yıl hiç birşey değil. Birileri bir yanda annelerinin ölümüne ağıt yakarken, bir kum tanesi fazladan isterken, siz geçip gideni düşünmeyin. Emin olun kürkçü dükkanının kapıları sonsuza kadar açık, bekleyin zaman düşünsün, varolmayan ilahi adalet yerini bulsun, kısacası herkes layığını bulsun.

İyi kızlarla erkekler cennete, hesabı görülmemişler benimle gelsin. Beni tanıyorsunuz , sürekli kendinden bahseden bencil şirinim ben, onun yeri kırmızı kukuletalı boynuzsuz şeytanın yanı. Bir arkadaşım var, adı fahişe şirin, köydeki herkese verdi, kocası usta şirin evini başına yıktı, sevgilisi aşçı şirin ustayı zehirledi, ispiyoncu şirin bu durumu şeytana söyledi, şeytan aldı götürdü, bir beni satamadan geri getirdi. Bu olayda benim rolüm ne mi? Ben gördüm, duydum, işittim, herkese de söyledim. '' Benim suçum yok'' dedim, yemediler. Saklamadım sizden, onlar da bana kızdı; ''Defol lanet köyüne, herkesi götürüyoruz burdan, yalnız başına geber'' dediler. Yaptığımın hesabını onlara değil, Tabiat Ana ya verecekmişim. Dedim; ''Aman veririz, kimseye vermedik ona veririz''. Kıssadan hisse köyümüz çok hareketliydi bir zamanlar, severdim ya ben küçük köyümü, bencillik işte yetinemedim.

Yine tekrarlıyorum,söylediğiniz herşeyi unutun; sevdiğinizi söyleyin, sakın ha sevmeyin! Asla hoşçakal demeyin, yanından ayrılır ayrılmaz defterden silin! Bol bol kitap okuyun, hiç ders almayın! Büyük lokmayı kapın, büyük söz etmekten de geri kalmayın, nasıl olsa tutmak zorunda değilsiniz. Büyük yeminler edin, köpeklere ekmek verir bozarsınız!

Dediklerimi sakın unutmayın; belki o zaman sizde gözlüksüz şirin, bilgiç şirin, burjuva şirin gibi şirinler cennetini boylarsınız. Siz yeniden yaptığınız mantar evlerde sevişirken, ben yıkılan köyümüzü onaracağım, herkesin işi olacak, elbet sizinki daha güzel olur ama benim köyüm AB den destek alıp parayı bulacak. Siz kıçıkırık böğürtlenlere tamah ederken benim sofram Jakfruit lere doyacak. Ya da söylediklerimi unutun, hiç olmamış gibi arada gelin selam verin, belki o zamana kadar kıçıma kulak taktırırım. Kıçım sizi dinler, rahatlarsınız. Ama ona sakın bir şey sormayın, konuşursa ortalığın içine eder. Tamam mı küçük şirinciklerim, hadi gidin yatın artık tabutlarınıza.

31 Mayıs 2008 Cumartesi

Kendime Anlattım

Ayşe, Fatma adın her neyse, lisede tanıdığım; adının hafızamda daimi kalacağı, kimseye söylemesem de gün gelecek affedeceğim kişilik... Yine ne anlatıyorsun, ne için sızlanıyorsun arkadaşlarına, sevgililerine bilemem. Sürekli hayatın sorun, sürekli çıkmazda olan sensin sana sorsam. Bir türlü paçayı sıyıramadın, bir türlü zevk alamadın, bir türlü sevilemedin, herkes kötü, herkes yalancı, herkes bencil....
Gün içinde 7 kere güler, 7 kere ağlarsın ardı arkasına, 7 senin en sevdiğim rakam, sen 7 renksin, 7 haftanın 7 günü; çabucak geçsin ki sen büyü, kurtul seni bağlayan iplerden. Ağladığında yerin 7 kat dibine girmek isteyen sen, kızdığında 7 ceddine küfreden sensin, hem de hiç utanmadan, ''ya ne derler?'' demeden. En iyisini yapmışsın aslında, millete ne ki senden, söylediğin, düşündüğün şeylerden, niye utanasın ki sokak ortasında yaktığın sigaradan. Camel içerdi kendisi, en ağırını içerdi, bilirdi en ağırı bu, kesmez öyle light falan. Kızdınmı koyardın milletin anasının bi tarafına bağıra bağıra, az da edepsizdin.Düşkündün, kelime anlamıyla düşkün, sigaraya düşkün, erkeklere düşkün, arkadaşlarına düşkün, şarkılara düşkün, bi paraya düşkün olamadın, bağlamazdı seni para, değersiz gelirdi, bakmazdın cebine dışarı çıkarken ne kadar var, ne yer ne içerim diye. Gittiğin yer belli zaten, paraya ne gerek, şehrin zamanında cip cop, kara kafalıları nereye toplanırsa sen de anında oraya damlardın. Bilmezdin ne kadar arabesk durduğunu aralarında... Sen de bilirdin hepsinin geçici, hepsinin 3 öğünlük olduğunu, beğenirsen bi tanesini kapardın, önce öpüşür, sonra aşık olurdun, bırakınca ağlar, kara sevdalı olurdun, kimse bilemezdi içindeki yarayı, kimse sevemezdi seni, senin onları sevdiğin kadar, eminim ki sevemedi de...
Ne annen, ne baban bilemedi ya kıymetini, sen kendini hangi yollara vurasın bilemedin. Kaçıp gitmeliydin bir türlü, gittin de, dönüşün muhteşem olmadı ya olsun varsın, sen tattın ya özgürlüğü, bi daha kimse seni aynı hapishaneye koyamazdı, gittiğinde çok şey yaşadın ya, gördün ya, yine aşık oldun, bu sefer kadın oldun, bu sefer gerçekten çok sevdin ya, unutamam dedin ya, döndüğünde ağladın ya, değer dedin herşeye ama olmaz böyle yenilenmeli, yeniden denemeli... Denedin, başardın, ağladıklarını unuttun, yeniden ağlamak için hazırlık yaptın, başka şehirler, başka sevgililere yelken açtın.
İşte o ara beni de unuttun, ne hissettim ben sana bilemedim, çok sene geçti, ben hala bulamadım. Çok kızdım sana ondan mı gittin? Yapmasaydın keşke, ya da ben olanları unutabilseydim şimdiye kadar, olmuyor galiba, hala anlatıyorsam demekki unutamadım. O gece, ne vardı kendini bu kadar salacak. Nerdeydi o çok güçlü görünen kız, hani herşey mübahtı, bir bana kıyamazdın. Demedin ama hissediyordum sen kötü birşey yapmazdın bana, ne hayal, ne umutmuş, sen de insanmışsın, beşer şaşarmışsın, aklıma gelmedi ya sen o kırmızı Ford a binerken... En yakınımı, en yakınıma nasıl verdim göz göre göre... Çok ağladım ya değerdi o gece, gözyaşlarım seni de silmiş, onu da... Acizlik mi evet acizlik, ben izin vermeseydim olmazdı, kendi ellerimi kendim bağladım. Dönünce yanıma sokuldun beni çok sevdiğini söyledin ama ne kıymeti kaldı, bir kere gittin, yine giderdin. Orada ne olduğu çok da mühim değildi, anlattın hiçbir şey olmadı diye, burada çok şey oldu diyemedim sana. Çekip gitmek ne kadar kolaymış, ben de çektim gittim, istemeye istemeye onun yanına, bir de ondan dinlemek için, olmamış beni söylemişsin ''o var, yapamam ona bunu''... Bir öpücük kafiymiş yani, almışsın tadını, ben hiç sahip olamayacakken, nasip olmuş... Bir yanım üzüldü bu duruma, bir yanım sevindi, sen bendin ben sendim, öyle olmalıydı. Dedim ya, onu da dinledim uzun uykusunun ardından, ben seni düşünürken, o uyudu, ben seni dinledim. O uyandı, onu dinledim, biliyordum işte o an sen de beni düşünüyordun. O gün hep dinledim, konuşamadım, konuşsam ağlıyacaktım, boğazım düğüm düğüm, midem ağzımda, kulaklarım uğultulu, nereye odaklansam kafam yine de bulanık. Elbet konuşacaktım, beklemeyi seçtim. İlk roundu o aldı, 2. ciyi sen, maç hala bitmedi ama o kazandı sanırım.
Arıyorsun arada bir, hiç olmamış gibi değil hep olmuş, hep aklında gibi, seni hiç affetmemişim gibi, sesin buruk, sözlerin seçilmiş, üstünde düşünülmüş, kırmamak adına ne ararsan var. O unuttu ya ben izin verdim, unutulsun daha konuşacak çok şey var aslında demek için.
Seni seviyorum, senin bildiğin gibi değil, başka biçimde, bir erkeğin bir kızı sevmesi gibi değil, dokunmak, öpmek istemeden, sanki büyüsü kaçarmış gibi, öyle bi saflık, arada kalmış kim varsa onlar gibi seviyorum seni. Dünya araf olmuş ya bana, seni mi çok sevdim, onu mu bilemedim. Tam bağırıp, kusacaktım, yalnızlığı seçtim, hiç bana ait olmayan seçimlerin yanına ekledim onu da. Sen tutup çekebilirmiydin, bilemem, ama gün gelecek seni de affedeceğim, o zaman bakacağım geleceğe, belki bir umut seninle göreceğim ufkumu, seni de götüreceğim nereye gidersem, bu sefer elini bırakmadan, sımsıkı sarılacağım sana, olmayanı vaad ettiğin günler için seveceğim seni. Belki de dayanamayacak kısa sürecek, yine ağlayacağım ama denemeden ölmektense, hiç olmazsa hatıralarımla ayrılacağım senden.
Sen de benim gibisin aslında, ne kadar ağlarsan ağla, ne hata yaparsan yap, gün gelecek gülmeyi öğreneceksin hayata. Aslında dokunduğun saçların, öptüğün dudakların ne kadar soyut olduğunu anladığında, bileceksin hiçbir şey için ne o kadar üzülmenin ne de sevinmenin yersiz olduğunu. Sonunda yine kendin olacaksın, günü yaşayıp, anı değerlendirmenin meyvelerini toplayacaksın. O gün ben de seni hala seviyor olacağım...